|

Türk tarihi ve milletinin bir bütün olduğunu,
beşbin yıl önceki
Oğuz Hanın bir çerisi ile bu günkü
halktan birinin mahiyet farkının olmadığını,onu farklı kılanın
yüreğindeki
kızılelmayı yitirmiş olması yada
Büyük
Turan
düşüncesini
beyninden atmış olması olabileceğini vurgulamaktı.
Yüreğimizdeki
Kızılelma
ülküsü ve beynimizdeki
Büyük Turan
düşüncesi ile Kuzey Sibiryadan Mançuryaya,
yada Amarikanın öteki ucunda bulunan Turan Soylu bir Kızılderili şefinden,
Yemen illerinde kalmış Türkçe konuşmakta inad eden
Anadolu Türkü Şeyh efendiye kadar biz büyük ama çok büyük bir milletiz.
Büyük Turan
Devleti
denince de zaten
bu büyük
Milletin (her nerede
yaşıyorsa) bulunduğu mekan ve yüreğindeki
Kızılelma
anlaşılmalı”.
Tarihin başlangıcından itibaren ismi konmuş, coğrafyası tanımlanmış ve bütün iç
dinamikleri tamamlanmış olarak günümüze kesintisiz bir nehir gibi akıp gelen çok
az toplum vardır. Bunlardan biride Türk toplumu (cemiyeti) yada Türk milletidir.
Bir toplumun
(cemiyetin) yada milletin bu evrenden bir tek talebi vardır o da kayıtsız
şartsız yaşama hakkı dır. Daha düz bir deyişle varolma talebidir.
Devlet, sistem, rejim ve her türlü organize yapı, milletin asıl varlığından
sonra gelir. Milletin varolma olgusu yanında, Başkaca önem atfedilen ne varsa
değersiz kalır. Milletin birinci asli görevi varlığını sürdürmektir
Milletler varlıklarını sürdürmek için idealleri ile beslenir kuvvet bulurlar.
Millete hayatiyet veren, tarihi seyir içerisinde geleceğe intikalini sağlayan,
temel unsur elbette ki ülküleridir, Ülküler ve gerçekçi davranışlar tarihi akışı
sağlar
Türk Milletinin ideali Kızılelma
gerçeği ise Turan dır. Geçmişte Türk milletinin yapılanmasında emeği geçen Bilge
Kişiler İdeali veya Türkçe ifade edildiğinde Ülkü yü gittikçe uzaklaşan bir
hedef diye anlatmakta haklıdırlar. Ülkü (İdeal), yaklaştıkça uzaklaşan ve
serabın susuzlar üzerindeki tesirini hatırlatan, cazip bir ışık gibidir. Büyük
milletlerin büyüklükleri işte böyle Işığa doğru yapılan hamlelerin nicelik ve
nitelikleriyle (sayısı ve kalitesi ile) ölçülürler.
Eski Türkler, Büyük Türk Devletlerini
(Hun İmparatorluğu, Göktürk İmparatorluğu Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu) üç
kıtanın birleştiği çevrede kurmadan evvel milli vicdanlarında kurmuşlar ve bütün
siyasi ve askeri hamlelerinde işte o büyük ülkünün gidildikçe uzaklaşan hududuna
doğru atılmışlardır.Turan soyunun yüreğinde yer alan bu yurt görüntüleri
nesilden nesile devretmiş yüreklere çizilmiş harita gibidir: Gönüllere giren bu
vicdanî haritanın muhtelif istikametlerdeki işaret taşlarına hep (Kızılelma -
Kızılalma) ismi verilmiştir.
Kızılelma, Türklerin yaşadıkları
bölgeye göre, Yani Turan İline göre batı- doğu- kuzey- güney, ve her yönde
ulaşılması gereken bazen bir belde, bazen de bir ülkedeki taht veya mabet
üzerinde parıldayan ve ona ulaşmanın dayanılmaz hasretini temsil eden som
altından yapılmış kızıl renkli altın bir yuvarlak yakut top olarak hayal
edilmektedir. Bu altın top zaferin işareti olabileceği gibi hâkimiyetin sembolü,
fethedilmek üzere hedef seçilen yerin durak noktası olarak ta ifade olunmuştur.
Sanırım önce Turanı, tarihi
gerçekçilik içerisinde ele almalıyız. Sonrada Turanın iç dinamiklerinden olan
Kızılelma’nın. Bize intikalini tarihi kronoloji içinde izlemeliyiz:
Turan
Başlangıçta İranlıların, kendi bulundukları coğrafyanın (yani İran’ın) kuzey
doğusundaki ülkeye verdikleri isimdir Turan. Bu kelimenin varlığı ise Miladi 4.
asırdan itibaren bilinmektedir.
Tura,
Turan kelimesinin aslî unsuru olup, İran ülkesinde Avesta (Eski İran-Sasanilerin
dini, zerdüşt dininin kitabı) da belli bir konu çerçevesinde zikredilmektedir.
Burada şahıs ismi ve göçebe bir kavim isim olarak kullanılmıştır;
Tura-Turan
ve Tûralılar,
diye geçen bu isimdeki topluluk İranlıların ve zerdüştlüğün düşmanları olarak
gösterilmiş. Tura Akıncıları arasında bulunan Franrasyan (=Afrasiyab) iranlılara
göre Çok korkulacak bir
Düşmandır.(Efrasiyap ın Mete Han, Oğuz
Han ve ya Alp-er –Tunga olma ihtimali vardır.)
Diğer taraftan Blochet de, Le nom des
Turks dans I’Avesta adlı yazısında herkesçe bilinen Tura = Türk özdeşliğini
açıkca vurgulamıştır.
Türk adı veya hiç olmazsa Türk adını
teşkil eden kök, nerede ise miladi ilk asırlardan beri mevcut bulunuyordu.
Burada Türk adının özdeşliğinin daima ifade ettiği manayı hatırda tutmak
gerekir. Tûra ismi, İran dilinde olağanüstü , cesur, yiğit manasını ifade eder.
Tûra hakkında en doğru faraziye,
Marquart’a aittir. Bu alime göre, İranlıların meşhur vatanları Airyanem waejo,
Harizm’de bulunmakta idi. İran ile Tûran arasındaki efsanevî savaşlar dünya
tarihinin geleceğini belirliyordu.
Amu-Derya ile Aral gölünün doğusunda
Savaşçı göçebeler kendilerine Tura adını verirlerdi. Bu Döneme ait en önemli
kaynak durumunda olan Ptolemaeus (Ermeni Mütercimi Şıraklı Anania’nin tercümesi)
Harizm’de gösterdiği Tûr idarî bölgesi, Tûra kavmine ait mühim bir hatırayı
aksettirmiş olmalıdır.
Sonradan Meydana gelen kavimler göçü, Asya’nın ırklar haritasını tamamıyla
değiştirmiştir. Tûra adı, giderek İran halkının yeni düşmanları, sırasıyla Yüe-çiler,
Kuşanlar, Hioniler, Eftalitler ve Türkler için kullanılmıştır. Burdanda
anlaşılıyor ki Turan terminoloji olarak tarihin başlangıcından itibaren
biliniyordu.Turan düşüncesi, Hunlar ve Göktürklerde de görülmektedir.
Göktürk hakanlarının, “Türk budunu” (Türk soyu, Türk kavmi) ile övünmeleri, onun
iyilik, cesaret ve diğer meziyetlerinden bahsetmeleri, kusurları düzeltmeğe
çalışmaları ve benzeri düşünceler Turan düşünce zemini gibidir.
Daha sonraki dönemlerde bu fikirler
Kaşgarlı Mahmud’da zirvesine çıkar. Türklük sevgisi ile dolu olan bu Türk
bilgini, Türk kavminin Allah indindeki değerlerini ve tarihi misyonunu, bir
“hadisi kudsi” naklederek anlatır. Ali Şir Nevaî, Türk kültürünün hayranıdır ve
Türk dilinin Farsça’dan hiç geri kalır yeri olmadığını gösterir.
Coğrafî tabir olarak Tûran: Tûra
halkının adından teşkil ve bilahare Tuc/Tur adından türetilmiştir. Türk
ülkelerine verilmiş bulunan Tûran tabiri, Arap tarihçileri ile Fidravsî’nin
kaynak olarak kullandıkları Pehlevî dilindeki Hvatay-namak’te mevcuttur. Mamafih
Bundahiş yalnız Türkistan kelimesini kullanmakta olup, Tûran kelimesi ise
Denkart’ta ve Turfan’da bulunan metin parçalarında vardır.
Firdavsî’ye göre, Tûran Türklerin ve
Çinlilerin memleketidir. İran’dan Amu-Derya nehriyle ayrılmıştır. Diğer taraftan
Afrasiyab’ın mağlubiyeti hakkındaki malumatta, kendi arazisinin başlangıcının
Kibcak’a kadar uzanmış olduğu görülmektedir. Marquart, yazmalara bakarark bu
ismi Koçkar (Başi) olarak tashih etmekte, Taraz’ın ötesinde 5 fersah mesafedeki
Karluk ordugahı ile birlikte göstermektedir.
Firdavsî’ye göre, Afrasiyab’ın
payitahtı olan Kang-diz Çin hududunda bir yerdedir; ancak Buhara’daki Kang
memleketi ile hiçbir alakası yoktur. Bu tafsilata göre Türklerin bundan önceye
ait, batıya doğru olan konak yerleri görülebilmektedir. Çok enteresandır ki
Kızılelma ya ulaşmak bu durumda ancak Turana hakim olmaktan geçmektedir. Tûran
hükümdarlarının tabileri olan Çinlilere gelince: Firdavsî bunların adlarını önce
Bundahiş’de Çinlilerin içinde eriyen Avesta’daki eski Saynav halkı yerine koymuş
olmalıdır.
İslam Aydınları (Arap, Fars ve Türk),
Tûran mefhumunu çok tabii olarak kullanmışlardır. Arap coğrafyacıları, Türklerin
memleketlerini ancak Sır-Derya’nın şarkından başlattıkları için, Maveraünnehir’i
içine almamışlardır. Buna göre coğrafyacılar, bu tetkiklerinde Tûran’ı, Amu-Derya
ile Sır-Derya arasındaki arazinin aynı gibi görmek eyilimindedirler. Harizmî’ye
göre İranlılar Amu-Derya sahillerindeki araziye Marz-i Turan derler. Yakut’a
göre Tûran, Maveraünnehir memleketidir; dünyanın Afridun tarafından üçe taksim
edilmesi üzerine Türkler kendi memleketlerine, hükümdarları Tuc’a izafetle Tûran
adını vermişlerdir.
Masalik al-abşar (XIV. Asır)’da
tabirin kullanılış şekli çok daha farklıdır. Burada Volga’ya Nehr-i Tûran adı
verilmiş ve Tûran’ın eski hükümdarlarının yazlık ordugahları, Quatremere ile
Marquart’ın Ural dağları ile bir kabul ettikleri Ark-Tag (?) olarak
gösterilmiştir.
Tûran, XV. Asırda yazılan
Zafer-name’de yalnız edebî mukayeseler için kullanılmıştır.
XVII. asır müelliflerinden Ebu’l-Gazi
bu kelimeyi bazen esatirî bir tabir olarak, bazen batı Sibirya için kullanmakta,
bazen de tamamıyla Muhammed Harizmşah ülkesinin İran ile Tûran arasında
bulunduğunu kapalı bir şekilde kaydetmektedir.
Turan kelimesini, Avrupa d’Herbelot’un
Bibliotheque oriental’i ile tanımıştır. Burada, doğuştan Türk olup, Tûr’un
neslinden gelen ve Faridun’un oğlu olan Afrasiyab, Amu-Derya’nın ötesinde doğuya
ve batıya doğru uzanan bütün ülkelerin hükümdarı olarak gösterilmiştir. İşte
Tûran denilen bu ülkedir; ancak Türkistan adı, daha Ortelius ile Mercator’un
haritalarında XVI. Asırda mevcuttu. Turan tabirinin Avrupa’da ilmi gündeme
yerleşmesi ise, XIX. Asırda olmuştur.
Bize göre Turan Kavramı ile zihinlerde
parelel yer tutan Kızılelma kavramı bir gerçek nesne ile onun içindeki tat,
lezzet gibidir. soyut kavramları maddileştirerek izah etmekte hiçte zorlanmayan
Osmanlı müellifleri (Altın Top), (Altın Alem), (Altın hokka) ve (Küre-i lal=
yakut top) gibi elma şeklinde bir takım kızıl kürelerden bahsetmişler ve eski
Türklerin adını taktıkları şehirlerin hepsinde ya bir saray damının veyahut bir
kilise kubbesinin işte böyle bir parlak topla göz kamaştırdığına ait bir takım
tafsilata bile girmişlerdir.
Mesela Ali Çelebi Künhü’l-Ahbarda Roma
şehrine (Kızılelma) denilmesini izah için vaktiyle Nuşirevan’ın hazinesinde
bulunan bir yakut kadeh içindeki (Küre-i la’l)’in bir papaz tarafından aşırılıp
Vatikan’daki saint-Pierre kilisesinin tavanına asılmış olduğuna ait bir hikaye
anlatır.
Evliya Çelebi de Budin sarayından
bahsederken: Her kasrın kubbelerinde birer altın top asılı olduğundan adına
(Kızıl-Alma-sarayı dirler diye Macaristan’ın payitahtına Türklerin Kızıl-Elma
demelerini Ali Çelebi’nin (yakut top)’una mukabil (altın top) nazariyesiyle izah
etmiştir.
Dağıstan Şamhal’larında Kızılelma
hakimiyet timsalidir. Özü müslüman Kazaklarından bir beyzadenin 18. asırda telif
ettiği (Risale-i Dağıştan)’ın Nuruosmaniye kütüphanesinde 3905 numaradaki
nüshasında Şamhal’ların hükümdarlık merasiminde Kızılelma nın bir hakimiyet
unsuru olduğunu açıkça yazar.
Osmanlı müelliflerinin Kızılelma
denilen şehirlerde birer altın yahut yakut top bulunduğundan bahsetmeleri işte
bu Dağıştan misalinde gördüğümüz hakimiyet mefhumu ile ilgili olmalıdır. O
taktirde Kızılelma Türk hakimiyetinin timsali olduğu için fethedilecek yerlere
(sembol-nişan) olmuş demektir. Bir taraftan halk masallarında (Kaf dağının
arkası) denilen Kuzey Kafkasya’nın bir taraftan da Bizans’ın Kızılelma sayılmış
olduğunu gösteren kayıtlardan başka, Evliya-Çelebi Avrupa’da başlıca altı
Osmanlı Kızılelma sından bahsetmekteyse de, bunların yalnız beşini zikredip
altıncısını ihmal etmiştir.
Biraz sonra bunları sıra ile göreceğiz
yalnız şimdi yine Kızılelma düşünce kroniğine parelel yürüttüğümüz Turan
düşüncesini devam ettirelim, Turan Dilleri: Bu tabir ilk defa tarihçi Bunsen
(1854) tarafından ortaya konmuştur; o, bu tabiri Hintçe ve Sami dillerin hiç
birisine mensup olmayan Asya ve Avrupa dilleri için kullanmıştır. Fakat Max
Müller bunu ilk defa, The languages of the seat of war in the East, with a
survey of 3 families of languages, Semitic, Arian and Turanian adlı eseriyle
yazmıştır.
Müller, diller gurubuna yalnız
Fin-Ugor ve Altay dillerini değil, aynı zamanda Siyam, Tibet Malaya vb.
dillerini de dahil etmiştir. Lenormant, La magie chez les Chaldeens et les
origines accadiennes adlı eserinde bu daireye haklı olarak Sümer dilinide
almıştır zira bazı Sümerologlara göre Sümer dili diye bir dil yoktur Sümer dili
sanılan dil tamamen Türk dilidir ve Türkçenin taa kendisidir. J. Oppert de Les
peuples et la langue des medes adlı eserinde Ahameni kitabelerinin ikinci
sütununun dilini (yeni Elam dili) Med dili saymakta ve bundan da Medlerin
Turaniliğine hükmetmekte idi.
Castren. Eski Altay dillerini beş
şubeye ayırır: Fin-Ugor, Samoyed, Türk-Tatar, Moğul ve Tunguz. Bundan sonraki
araştırmalar daha yeni tahditler getirip, ilk iki grubu, Altay dillerini teşkil
eden son üç gruptan ayırdı. Bu grubun mukayeseli gramerinin kurucusu G. Ramstedt,
biraz tereddütten sonra Türk ve Moğul dillerinin yakınlığını itiraz kabul etmez
bir şekilde ispat etmiş, Moğul dilinin Tunguz dili ile yakınlığı da aynı şekilde
kabul edilmiştir. altay grubunun Fin-Ugor ve Samoyed dilleri ile olan münasebeti
halen ciddiyetle araştrılmaktadır. Neticeten bu dillerinde Turanî diller
çerçevesinden sayılması mümkün gözükmektedir.
Pan-Tûranizim (Turancılık): Pan-Tûranizm
siyasi düşünce olarak, bir taraftan Türkçülüğün parelelinde onunla etkileşerek
yürüyen bir kavram olarak kullanılmış diğer taraftan da Tûran kavimlerinin
birbirleriyle olan yakınlıklarına ilişkilerini belgelemiştir.. Pan-Tûranizm
tabiri özellikle ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Macaristanda Macar bilim
adamlarınca ilmileştirilmiştir.
Bu tabirin, uzak anayurt ideali
manasında kullanılışı, 1839’a kadar çıkar. Birinci Cihan Harbi esnasında Tûran
cemiyeti (Turanische Gesellschaft) tarafından Budapeşte’de çıkarılan Turan
mecmuası, akraba olan milletler (bizimle ayni kökten olan milletler)’in tarih ve
kültürünü tetkike mahsus bir yayındı işlediği konular ise "Coğrafi bir mefhum
olarak Turan" "milletlerarası politikalarda Turan gerçeği" Kont Teleki ve Prof.
Cholnoky göre (Turan- ein Landschaftsbegriff, bir bölge mefhumu) Bu bölge ise
yani Turan Coğrafi bölgesi .
"Hazar Denizi, İran yaylası, Sır-Derya
ve İrtiş’in kaynaklarının bulunduğu sıradağlar ve Akmolins yaylası arasındaki
hudutlar içinde uzanan mıntıka" olarak tasavvur etmekte idiler. Bu tarif Ulu
Türkistan coğrafi kavramının yerin almış gözükmektedir. Daha sonraları konuya
getirilen yeni açıklama tespit ve yorumlar neticesi "
Turan: kendini Turani soydan sayan
herkesin yaşadığı bölge ve sosyal coğrafya" olarak belirlenmiştir.
Bu coğrafî bölgenin vahdeti ve orada
yaşamış olan kavimleri izah eden çalışmaların yaygınlaştırılması neticesi Turan
gerçeği net olarak ortaya çıkacaktır.
Rusya’da da, Macar Turancı çalışmalara
parelel bazı eğilimler göze çarpar.Avrasya grubu denilen grup, jeopolitik
meseleler ve Avrasya halklarının harsî tesirleri ile ilgilendiler.
Pan-Turanizm (daha dar manasıyla Pan_Türkizm) hareketinin esas ve eyilimleri
açınımları çok daha nettir.
Osmanlı İmparatorluğu gelişme
dönemlerinde açıkça faaliyet gösteren bir Turan düşüncesi tesbit edilememesi
yanında, Osmanlı bürokrasisinin dilinin ısrarla Türkçe olarak sabitlemeleri ve
Türk unsurun Osmanlının demografik olarak dayandığı esas unsur olması özellikle
Osmanlı hanedanının şecerelerini her seferinde Oğuz handan itibaren
sayabilmeleri ve öyle değerlendirmeleri Turan Mevhumunun isimsiz devam ettiğini
gösterir.
Bilhassa Osmanlı bilginlerden Aşık paşa, Kemalpaşa zâde ve Vani Mehmet
Efendi’nin fikirlerinden söz edilmelidir. Özellikle sonuncusu, dar manada
Türkçü, Oğuz Türkçüsü olduğunu söylemek gerek.Turan düşüncesinin Osmanlılarda
biraz muğlak olarak seyretmesinin yanında ne enteresandır ki
Kızılelma Ülküsü neredeyse fiziki
boyut kazanmıştır. Hatta Kızılelma ya mekanlar hayal edilmişti, Mesela;
Engerus Ungarus Kızılelma sı: Budin;
İkinci Engerus Kızılelma sı: İstoni-i Belgrad/İstolni Belgrad
Orta-Macar Kızıl-Elması: Usturgon =
Esztergon/Gran;
Küçük-Macar Kızıl-Elması yahut Alaman
Kızıl-Elması veyahut Beç Kızılelma sı Viyana;
Rim-Papa Kızılelma sı: Roma.
Altınca Kızıl-Elmanın da Prusyadaki (Cologne
= Kolonya) şehri olma ihtimali Peçevî’nin (Ehl-i İslam Kızıl-Elma’ya dek
gidecekdür didükleri kelamun sebebini beyan) ederken kaydettiği şu fıkradan
anlaşılmaktadır:
“Bu dahi malum ola ki Böyük-Kapona
varoşunda yılda bir muayyen günde bütün varoşun ve etraf u cevanibinin sağir ü
kebiri ve cüvan u piri taşra sahraya çıkarlar ve ol sahrada olan Kızıl-Kapona da
oğluncuklar bir eski türkü ırlarlar: (Kızıl-Kapona) didüğü Kızıl Almadur, sınır
taşı gibi alamet için vaz olunmuştur ve ırladukları türkünün meali:
........Türk Padişahı cümle kuvvet ü azametiyle bu mahalle değin gele gerekdür
ve bunda Allahu Teala emriyle fevt olsa gerekdür ve Allaha itikad ü itimat
olunsun ki Türk Padişahı ol kadar yukaruya gide ki Kolona’ya vara! Nemçe
memleketine çok şenlik kalmaz, zira kolona şehri uzak yerde vaki, olmuştur.....
Kızılelma isminin Asya’dan sonra
Avrupa tarafından daha nerelere götürüldüğü ayrıca araştırılacak önemli bir
konudur.. Her halde bu birkaç örnekten de anlaşılacağı gibi Osmanlı
İmparatorluğunu kurup genişletenlerin milli ideal sınırları siyasi
haritalarından çok geniştir. Çünkü Viyana, Roma ve Kolonya gibi Kızıl-Elmalar
hiçbir zaman ülkü haritasından devlet haritasına intikal edememiştir.
Osmanlılarda Kızıl elmanın izini takip etmek Adeta Turan coğrafyasını taramak
gibi bir şey.
Kızılelma ve Turan kavramlarının Ne
kadarda birbirini çağrıştırdığına dikkat edilmeli. Bununla beraber, bu uzak
Kızılelma ya karşı duyulan arzu ve bunları ele geçirmek için yapılan büyük
hamlelerin İmparatorluğu genişletmekteki büyük tesirleri de kolay inkar
edilebilecek şeylerden değildir.
Türk ordusu
Kızılelma dan Kızılelma ya atılırken, sanki Turan birliğinin coğrafyasını
arşınlıyordu. İlk idealist Osmanlı padişahları Kızılelmalar gösteren birer
millet kılavuzu rolünde görülür: Mesela Kosova meydan muharebesinde Sırp ordusu
imha edilip Sırbistan tabiiyet altına alınarak (Engerus
Kızılelma’sına yol açıldığı zaman
babasının yerine geçen Yıldırım Bayezit, cülus tebriki için Edirne sarayına
gelen Venedik, Ceneviz ve sair İtalyan hükümetlerinin sulh ve ticaret
anlaşmalarını yenilemek isteyen elçilerine Türkiye’de ticaret serbestisinin
tabii bir hal olduğunu söyledikten sonra, yeni anlaşmalar yapılmasını reddetmiş
ve hatta: Roma’ya kadar gidip Saint Pierre Kilisesinin Mihrabında atıma yem
yedireceğim! Sözleriyle (Rim-Papa Kızılelma sı)’nın daha (Şarkî-Roma Kızılelma
sı) fethedilmeden evvel Türk ülküsünün manevi haritasına girmiş olduğunu Batı
Hıristiyanlığına rağmen ilan etmekte hiç tereddüt etmemiştir
|