|


Dünyanın en eski ve köklü kültür ve
medeniyetlerinden birisini kuran Türkler, zannedildiği gibi sadece atlı-göçebe
ve konar-göçer unsurlardan meydana gelmiyordu. Türk kültürü, elbette Türklerin
Orta Asya’da atlı-göçebe bir hayat yaşadıkları çok uzun bir tarihî dönemde
atılan temeller üzerinde gelişmiştir. Bu kültür, yabancı kültürlerin etkisinden
uzak olup, hem unsurları hem de bütünü bakımından orijinal ve dinamik bir
kültürdür.
Türk karakterinin, hayat tarzının, dünya
görüşünün ve kültürünün oluşumunda, Türklerin ilk anayurdu olan Orta Asya’nın
tabiat ve iklim şartlarının önemli bir rolü bulunmaktadır. Orta Asya’nın tabiat
ve iklim şartları, besicilik yapmaya olduğu kadar tarıma imkân vermemiştir. Bu
da Türkleri başlangıçta konar-göçer bir hayat yaşamaya zorlamış; böylece Türk
bozkır kültürü doğmuş ve gelişmiştir. At ve koyun sürülerine her mevsimde taze
ot ve su bulabilmek için devamlı yer değiştirmek gerekiyordu. Bundan dolayı Türk
boylarının hayatı, “kışlak” ve “yaylak” arasında düzenli gidip
gelme şeklinde geçmekteydi. Bu hayat tarzının en belirgin özelliği ise
“kuvvet, hareket ve sürat” idi.
Göçebelik denince, akla ilk olarak, ilkel bir
kültürü temsil eden ilkel bir hayat gelmektedir. Halbuki, atlı-göçebeliğin ilkel
göçebelikle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Bunlar, birbirinden tamamen farklı
birer hayatı ve kültürü temsil etmektedirler. Burada, her iki hayat ve kültür
arasında yapılacak küçük bir karşılaştırma, bu farkı açık bir şekilde
gösterecektir. İlkel göçebelikte üretiliciliğe dayanan ekonomik faaliyet hemen
hemen yoktur. İlkel göçebe sadece toplayıcılıkla geçinmektedir. Halbuki,
atlı-göçebelikte ekonomi, hayvancılık gibi sağlam bir temele ve kaynağa
dayanmaktadır. Daha doğrusu, atlı-göçebe üreticidir. Elde ettiği ürünlerden hem
kendi ihtiyacını karşılamakta, hem de ihtiyaç fazlası mallarını satarak
ekonomisinin eksiğini tamamlamaktadır. Öte yandan, ilkel göçebelikte vatan,
millet ve devlet fikri hiç yoktur. Atlı-göçebelikte ise, vatan, millet ve devlet
fikri pek erken çağlarda doğmuş ve gelişmiştir. Zira, Orta Asya’nın alabildiğine
elverişsiz tabiat ve iklim şartları, Türk’ü sıkı bir işbirliğine, dayanışmaya ve
teşkilâtlanmaya zorlamıştır. Ayrıca, büyük sürülerin sevk ve idaresi de Türk’ü
teşkilât, emretme ve hâkimiyet fikrine hazırlamış, ona bu hususta son derece
önemli bilgiler ve beceriler kazandırmıştır. Böylece Türkler, pek erken çağlarda
Orta Asya’ya hükmeden büyük devletler kurarak tarih sahnesine çıkmışlardır.
Hatta bununla da kalmamışlar; Orta Asya dışında göç ettikleri ve yayıldıkları
yerlerde de teşkilâtçılık yeteneklerini göstermişler; yerli halk üzerinde
hâkimiyet kurarak, yeni yeni siyasî teşekküller meydana getirmişlerdir. Daha da
önemlisi, hâkimiyetleri altına aldıkları topluluklara “vatan, millet ve
teşkilât” fikrini aşılamışlardır. Meselâ Slavlar, Türkler ile karşılaşıncaya
kadar vatan, millet, teşkilât fikrinden mahrûm ilkel bir kavim idiler. Slavlara
teşkilâtlanmayı ve kendilerini savunmayı öğreten Bulgar Türkleridir
|